Sınır Taşı: Kant'ın Antinomileri ve İki Tarafı da Kanıtlanan Sorular

1781 baharında Königsberg'de, elli yedi yaşındaki bir mantık ve metafizik profesörü, üzerinde on yılı aşkın süredir çalıştığı kitabı yayımladı: Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi. Kitabın ortalarında, "Saf Aklın Antinomisi" başlıklı bölümde, felsefe tarihinin en tuhaf belgelerinden biri durur. Kant dört büyük soruyu mahkemeye çıkarır ve dört davada da iki tarafın birden kazanmasına izin verir. Tez ile antitez karşılıklı sayfalara dizilmiştir; her biri, karşıtının imkânsızlığını göstererek, aynı titizlikle kanıtlanır.

İkisine yakından bakalım. Birincisi: evrenin zamanda bir başlangıcı vardır; çünkü olmasaydı, bu âna gelinceye kadar sonsuz bir olaylar dizisinin tamamlanmış olması gerekirdi, tamamlanmış sonsuz dizi ise çelişkidir. Karşı sayfa: başlangıç yoktur; çünkü olsaydı ondan önce boş bir zaman uzanırdı ve boş zamanın hiçbir anı, evrenin neden başka bir anda değil de o anda başladığını açıklayamaz. Üçüncüsü: özgürlük vardır; çünkü her neden bir önceki nedene yaslanıyorsa açıklama hiçbir yerde tamamlanmaz; diziyi kendiliğinden başlatabilen bir nedensellik gerekir. Karşı sayfa: özgürlük yoktur; çünkü doğa yasalarının dışında işleyen bir neden deneyimin birliğini parçalar; olan her şey bir öncekinin zorunlu sonucudur.

Bu kanıtlar Kant'ın icadı değildi; yüzyılların birikimiydi. 1715'te Leibniz ile Londra'daki rakiplerinin sözcüsü arasında başlayan ünlü mektuplaşmada iki taraf, evrenin zamandaki yeri üzerine en güçlü kanıtlarını karşılıklı sıraladı; yazışma, Leibniz'in 1716'daki ölümüyle, hakem kararı alınamadan kapandı. Dogmatik metafizik iki konumu da kuşaklar boyu işledi ve iki taraf da yenilmedi. Kant'ın gördüğü şey buydu: iki ordu da her seferinde kazanıyorsa kusur ordularda değil, savaş alanının kendisinde aranmalıdır.

Teşhisi şudur: bu sorularda akıl, olası her deneyimin ötesine yürümüştür. "Evrenin bütünü" hiçbir gözlemin nesnesi değildir; ona dair tez de antitez de deneyimin hiçbir zaman hakemlik edemeyeceği bir yerde konuşur. Çelişki bir bozgun değil, sınır taşıdır; bilgimizin nereye kadar uzandığını bildirir. 1787'de ikinci baskıya yazdığı önsözde Kant kendi hamlesini Kopernik'inkine benzetti: o güne dek bilginin nesnelere uyduğu varsayılmıştı; o, nesnelerin bilgimizin biçimlerine uyduğunu varsaymayı denedi. Kendi çözümünü de dürüstçe aktarmak gerekir. İlk antinomide iki tarafın da yanlış olduğunu söyledi; çünkü ikisi de evrenin bütününü, hiçbir deneyime verilemeyecek bir şeyi, eldeymiş gibi konuşur. Özgürlük antinomisinde ise iki tarafın farklı düzeylerde doğru olabileceğini: görünüşler dünyası baştan sona nedensel olarak belirlenmiştir, ama kendinde şey düzeyinde özgürlüğe yer kalmış olabilir. Bu ikinci hamlenin ikna edip etmediği bugün de tartışmalıdır; iki düzeyin nasıl bağdaştığını Kant'ın hiçbir zaman tam aydınlatamadığını düşünen yorumcular az değildir.

Asıl miras bir ayrımdır: henüz cevaplanmamış soru ile ilkece kanıtla karara bağlanamayacak soru aynı şey değildir. 1835'te bir filozof, yıldızların kimyasal bileşimini hiçbir yöntemle asla bilemeyeceğimizi yazdı; çeyrek yüzyıl geçmeden tayf çözümlemesi yıldız ışığından element okumaya başladı. O soru cevapsızdı ama karara bağlanabilirdi; yanlış rafa konmuştu. Tersi hata daha pahalıdır: ilkece karara bağlanamayacak olanı "henüz cevaplanmamış" sanmak, yüzyıllar süren kendinden emin bir gürültü üretir. Yankısı bugün de duyulur. Büyük Patlama'ya "neyin neden olduğu" ya da evrenin sabitlerinin ince ayarlı sayılıp sayılamayacağı konuşulurken, eldeki verinin nerede bittiği ve hangi iddianın gözlemle sınanabilir olduğu, fizikçilerin kendi aralarında ciddiyetle tartıştığı gerçek bir yöntem sorusudur. Bunu söylemek alay değildir; eski sınırın yeniden geçilmekte olduğunu kayda düşmektir.

İtiraz hazır: karara bağlanamayan soru anlamsızdır, bırakın gitsin. 1920'lerde güçlü bir felsefe okulu tam bunu önerdi. Kant'ın kendi metinlerinde duran cevabı şudur: akıl bu soruları bırakamaz. Metafizik ona göre bir meslek değil "doğal bir yatkınlıktır"; koşullu olanı gören akıl, koşulsuz olanı sormadan duramaz. Soruları yasaklamak onları yalnızca denetimsiz hale getirir. Disiplin susmak değildir; konuşurken sınırın hangi yanında durduğunu bilmek ve bunu açıkça söylemektir.

Entelektüel dürüstlüğün ölçüsü, kanıtın ötesinde hiçbir inanç taşımamak değildir; kimse o kadar hafif yaşamaz. Ölçü, hangi inançlarının orada, sınırın öte yanında yaşadığını bilmek ve sorulduğunda saklamadan söyleyebilmektir.