Cerrah Varyantı: Aynı Hesap, Başka Vicdan
Judith Jarvis Thomson'ın 1985 tarihli makalesi, tramvay problemine bugünkü adını veren metindir. Ama aynı sayfalarda bir sahne daha vardır ve asıl rahatsız eden odur. Bir cerrahın beş hastası organ yetmezliğinden ölmek üzeredir; her birine ayrı bir organ gerekir. O sırada hastaneye sağlıklı bir ziyaretçi girer. Doku uyumu beşine de tamdır. Bir ölüm, beş hayat. Kimse görmeyecek, kimse bilmeyecektir.
Makas başında kolu çekenlerin neredeyse tamamı burada durur. Oysa aritmetik kıpırdamamıştır: bire karşı beş, rakam rakamına aynı hesap. Değişen nedir?
İlk açıklamayı hakkıyla alalım: çifte etki öğretisi. Yan hatta duran adamın ölümü planın acı bir yan etkisidir; bir mucizeyle kenara sıçrasa beş kişi yine kurtulur. Ziyaretçinin ölümü ise planın kendisidir. Organlar ancak o ölürse alınabilir; o kurtulursa plan çöker. Yan hattaki adam yolun üstündedir, ziyaretçi ise hammaddedir. Bu açıklama doğrudur ama tek başına yetmez; çünkü köprüden itilen adamı da aynı kelimelerle anlatır, oysa cerrah karşısındaki irkilme daha derin bir yerden, daha sessiz bir bilgiden gelir.
O bilgi şudur: tıp bir söz üzerine kuruludur. Hipokrat geleneğinin yazılı ilkesi, primum non nocere, önce zarar verme der. Bu söz bir süs değildir; ameliyat masasını mümkün kılan şarttır. İnsan, bedenini ancak tek bir koşulla yabancı ellere teslim eder, uyutulmaya ve kesilip açılmaya ancak öyle razı olur: o masada yalnızca onun iyiliği hesap edilecektir. Cerrahın bir kez bile "beş hayat bire değer" diye tarttığı bir dünyada hastane başka bir binaya dönüşür: aklı başında kimsenin kapısından girmediği bir bina. Hastayı araç olarak kullanmama kuralı bir incelik, bir mide hassasiyeti değildir; altyapıdır. Güven kamusal bir maldır ve tek bir "verimli" istisna onu iflas ettirir. Çünkü güvenin etkili bir alt dozu yoktur; azaltılarak idare edilemez, ya tamdır ya yok hükmündedir.
Tıp bunu bilir ve kıt kaynak kararından kaçamayacağını da bilir. Pandemi triyaj protokollerine bakın: cihaz sayısı yetmediğinde kimin öncelikli olacağı kriz anında değil, önceden yazılır; ölçütler sabittir ve herkese aynı uygulanır. Bu protokollerin amacı hekime hayatları tartma yetkisi vermek değil, tam tersine, o yetkiyi başucundan alıp herkesin görebildiği bir kurala devretmektir. Vakadan vakaya kimin yaşamaya değer olduğunu kestiren bir el istemeyiz; önceden konmuş ve kendisini de bağlayan bir kurala bakan bir el isteriz.
Ayrım artık konabilir: bir güven sisteminin içinde karar vermek başkadır, o sistemin kendisi hakkında karar vermek başka. Makastaki kişi ilkini yapar; başlamış bir felaketi rayların içinde yönetir, hesabı ne kadar acı olursa olsun zemini yerinde bırakır. Cerrah ise hesabı yaparken hesabın üzerinde durduğu zemini de masaya yatırır. Kararının nesnesi yalnız ziyaretçi değildir; "hastane" denen sözün kendisidir. Kol kimin elindeyse yük onundur, evet; ama bazı ellerin önceden bağlanması gerekir, tam da onlara gövdemizi emanet edebilmek için.
İtiraz haklı görünür ve saklanmamalıdır: beş gerçek insan ölürken kurala sarılmak, kurala tapınmak değil midir? Cevap şurada: o beş hasta görünürdür, yüzleri ve adları vardır. Sistemin gelecekteki hastaları ise istatistiktir; hastaneye güvenemediği için geç kalan, belirtiyi saklayan, kapıdan dönen insanların yüzü yoktur. Yalnızca görüneni sayan bir yöntem tarafsız değildir; miyoptur. Defter dürüstçe doldurulduğunda, güvenin çöküşü de sütuna yazıldığında, faydacının kendi terazisi bile cerraha hayır der.
Ziyaretçi o gün hastaneden yürüyerek çıkar. Onu kurtaran şey kimsenin yumuşak kalbi değildir; kimse bakmıyorken de tutulmuş bir kuraldır. Beyaz önlüğe duyduğumuz güven bir duygu gibi yaşanır ama bir duygu değildir; her gün, her muayenede yeniden ödenen bir borcun birikimidir. Cerrah varyantı tramvayın çürütülmesi değil, tamamlanmasıdır: bazı kararlar yalnız sonuç doğurmaz, üzerinde durduğumuz zemini de değiştirir. Ve zemin, bir kez satıldığında, beş hayata değil hiçbir hayata yetmez.
