Daire mi, Merdiven mi: Türcülük ve Ahlakın Sınırı
Bir taşa haksızlık edilemez. Bir komşuya edilebilir. Peki bir tavuğa? Soru gülünç geliyorsa, bu yazı tam o gülümsemeyi konu ediniyor. 1970'te Richard Ryder o gülümsemeye bir ad verdi: türcülük. Beş yıl sonra Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi kitabıyla kelimeyi dünyaya taşıdı. İddia yalındı: Bir çıkarı, sırf sahibi bizim türümüzden değil diye hafife almak keyfi bir ayrımcılıktır ve tanıdığımız öteki ayrımcılıklarla aynı iskeleti taşır.
Menteşe cümle daha eski. Bentham 1789'da bir dipnotta sorar: "Soru, akıl yürütebiliyorlar mı değildir; konuşabiliyorlar mı da değil. Soru şudur: Acı çekebiliyorlar mı?" Tek hamlede ölçüt değişir. Akıl ve dil birer yetenektir; acı ise bir çıkardır. Singer'ın ilkesi bu zemine oturur: çıkarların eşit gözetilmesi, eşit muamele değil. Domuzun oy hakkında çıkarı yoktur; sandık görmemesi ona haksızlık sayılmaz. Ama acı çekmemekte çıkarı vardır ve o çıkar, benzer büyüklükteki insan çıkarıyla aynı terazide tartılmayı hak eder. Sınır vakalar argümanı da vidayı buradan sıkar: Hangi yeteneği eşik yaparsak yapalım, akıl, dil ya da sözleşme, o eşiğin altında kalan insanlar da vardır. Onları dairenin dışına atmıyoruz. Demek ki gerçekte kullandığımız ölçüt yetenek değil; geriye tür üyeliğinin kendisi kalıyor ve asıl gerekçe bekleyen de o.
Burada bir ayrım gerekiyor; yazının motoru bu. Ahlakta iki ayrı soru sorarız ve ikisini durmadan karıştırırız. Daire sorusu: Kim içeride? Kime haksızlık edilebilir, kimin acısı deftere yazılır? Merdiven sorusu: Çıkarlar çatıştığında kim kime üstün gelir? Daire üyelik dağıtır, merdiven öncelik. Zulmün en bildik kapısı, daire sorusuna merdiven cevabı vermektir: "Biz onlardan üstünüz, öyleyse onlar sayılmaz." Oysa üstünlük, bir anlamı varsa, çatışmayı çözer; üyeliği silmez. Birinden yüksekte durmak, onun acısını yok saymanın gerekçesi değildir.
Sorunu en güçlü haliyle alalım. Koruma biyolojisinde triyaj gerçek bir pratiktir: deniz kuşu adalarında, son yuvaları yağmalayan yırtıcılar adadan uzaklaştırılır, kimi zaman öldürülür. Şimdi zorlaştıralım: Ya o yırtıcı da türünün son üyelerindense ve aynı zamanda çevresindeki sürülere, insanların geçimine gerçek zarar veriyorsa? Daire burada kimseyi kurtarmaz; herkes içeridedir, herkes acı çekebilir. Karar merdivende verilecek, çıkarlar tartılacak ve biri kaybedecektir. Dürüst kararla zalim kararı ayıran çizgi şudur: Dürüst olan, öldürdüğünü maliyet hanesine yazar ve hesabı açık tutar. Zalim olan, kurbanın zaten hiç içeride olmadığını söyleyerek defteri kapatır.
Sosyolojinin bu tartışmaya katacağı tek bir ilke var: Her çağın dairesi, içeriden bakana apaçık görünmüştür. Dışarıda bırakılanlar hep "doğası gereği" dışarıdaydı; sınır kendini bir karar olarak değil, bir doğa olgusu olarak sunar. Çizgi, kendisini çizen eli saklamayı sever.
İtiraz haklı olarak yükselir: Ölçüt acıysa daire hiç kapanmaz. Böcekler? Bitkiler? Yarın, acı çektiğini söyleyen bir makine? Cevabın dürüst hali şu: Evet, kapanmaz ve bu bir kusur değildir. Zor vakalar üreten bir ölçüt işini yapıyor demektir; hiç zor vakası olmayan ölçüt ise ölçüt değil aynadır, bize yalnızca zaten içeri aldıklarımızı geri gösterir. Böcekler hakkında kanıt tartışmalıdır; bitkilerde acıyı taşıyacak bir sinir sistemi bilinmiyor; makineler içinse soru henüz netleşmiş bile değil. Belirsizlik bizi felç etmek için değil, sınırda dikkatli yürütmek için vardır.
Öyleyse bu tartışmadan eve ne götürüyoruz? Sınır çizmekten kurtulamayız; tabağımız, ilaçlarımız, adalarımız çizgi istiyor. Soru çizip çizmeyeceğimiz değil, çizdiğimizi kabul edip etmeyeceğimiz. Daire sorusu daire cevabı ister: Acı çekebilen içeridedir. Merdiven çatışma günü için saklansın ve her basamağı, bedeli sayılarak çıkılsın. Bir gün bizim dairemize de dışarıdan bakılacak. O bakışın bizde bulabileceği en onurlu şey, sınırı doğa diye değil, karar diye savunmuş olmamız.
