Laboratuvarsız Bilim: Düşünce Deneyi Nedir?
1638 yılında, ev hapsinde tutulan yaşlı bir adam, iki bin yıllık fiziği tek bir taş bile düşürmeden yıktı. Galileo son kitabında Aristoteles'in ünlü öğretisini ele alır: ağır cisimler hafif olanlardan hızlı düşer. Sonra basit bir şey hayal eder. Hafif bir taşı ağır bir taşa bağlayıp ikisini birlikte bırakın. Aristoteles haklıysa, yavaş düşen hafif taş ağır taşı frenlemeli; bağlı ikili, ağır taşın tek başına düşeceğinden daha yavaş inmeli. Ama bir dakika: o ikili, ağır taştan daha ağır tek bir cisim sayılır; öyleyse ondan daha hızlı düşmeli. Aynı varsayımdan iki zıt sonuç çıkıyorsa varsayım ölmüştür. Demek ki bütün cisimler aynı hızla düşer. Ne kule var ortada, ne kronometre. Yalnızca akıl.
Buna düşünce deneyi diyoruz: hayal gücünün bir alet olarak, bir teleskop ya da terazi gibi kullanılması. Burada hemen bir ayrım yapmamız gerekiyor, çünkü işin bütün sırrı bu ayrımda. Düşünce deneyi hayal kurmak değildir. Hülyada her şey serbesttir; istediğiniz yerde uçar, istediğinizi unutursunuz. Düşünce deneyinde ise her şey sabitlenir, yalnızca tek bir şey değiştirilir ve sonuçlar acımasız bir dürüstlükle izlenir. Yani o, mantığın içinde kurulmuş kontrollü bir deneydir. Laboratuvarın cam kapları yerine kavramlar, ölçü aletleri yerine tutarlılık vardır. Kurallar aynıdır; mekân farklıdır.
Einstein on altı yaşındayken kendine tuhaf bir soru sordu: bir ışık huzmesinin peşinden, onun hızıyla koşabilseydim ne görürdüm? Cevap, yerinde titreşen donmuş bir dalga olmalıydı. Oysa elektromanyetizma kuramı böyle bir şeye izin vermiyordu; kimse de öyle bir ışık görmemişti. Demek ki ya kuram yanlıştı ya da "ışığa yetişmek" düşüncesinde gizli bir hata vardı. O gizli hatanın sökülmesi on yıl sürdü ve sonunda özel görelilik kuramı doğdu. Dikkat edin: hayal gücü burada başıboş değil, bilinen fiziğin tasmasında koşuyor. İyi bir roman da buna benzer bir şey yapar aslında: uydurma bir insanı gerçek bir ahlaki yerçekimine bırakır ve "peki o zaman ne olur" diye sorar. Kuralla buluşan hayal, bilgi üretir.
Şimdi en güçlü itirazı dinleyelim: "Koltukta oturarak dünya hakkında hiçbir şey kanıtlayamazsınız. Evren, bizim hayal edebildiklerimize uymak zorunda değil. Sezgilerimiz orta boy nesneler ve kısa mesafeler için biçimlendi; fizik o sezgilere gülüp geçiyor." Bu itirazın haklı bir tarafı var ve bunu teslim etmek gerekir. Yöntem zaman zaman çuvalladı. Einstein bile yıllarını, kuantum mekaniğinin saçmalığını gösterecek düşünce deneyleri kurmaya verdi; o deneyler nihayet gerçek laboratuvarlarda yapılabildiğinde doğa, "saçma" dediği tarafın yanında çıktı. Hayal gücü, en büyük ustasını bile yanıltabiliyor.
Ama neyin başarısız olduğuna ve bunu nereden bildiğimize bakın: o düşünce deneyleri sınanabilecek kadar keskindi. Yöntemin değeri sezginin yanılmazlığı değildir; gizli varsayımları gün ışığına sürüklemesi ve sıra geldiğinde sözü gerçek deneye devretmesidir. 1971'de Ay'ın yüzeyinde bir astronot, bir elinde çekiç, ötekinde şahin tüyü, ikisini aynı anda bıraktı. Havasız ortamda yere birlikte vardılar. Galileo'nun ev hapsinde kurduğu mantık, üç yüz küsur yıl sonra başka bir dünyada doğrulanıyordu. Demek ki mesele koltuk değil, koltukta nasıl oturduğunuz. Varsayımını açıkça söyleyeceksin, tek seferde tek şeyi değiştireceksin, sonuç hoşuna gitmese de kabul edeceksin. Bu disiplinin bir adı var: eleştirel düşünme. Düşünce deneyi onun en saf hâlidir.
İşin güzel yanı, bu aletin kimseden izin istememesi. Ne cihaz gerekiyor ne bütçe ne unvan. En çok güvendiğiniz bir yargıyı alın, dünyayı sabit tutun, tek bir şeyi değiştirin ve sonucu dürüstçe izleyin. Çoğu inanç bu yoklamaya dayanamaz; dayananlar ise artık sizin olur, ezbere değil hakkıyla. Bundan sonra burada hep birlikte böyle düşüneceğiz: acele etmeden, tek tek, sonucuna katlanarak. Laboratuvar hazır. İki kulağınızın arasında duruyor.
