Gönüllü ile Seyirci: Fedakârlık Bencillik Olabilir mi?
Mart 2011'de Fukushima Daiichi santrali hasar aldığında, içeride kalıp soğutma işini sürdüren bir avuç çalışan dünya basınında "Fukushima Ellisi" diye anıldı. Aynı aylarda daha az bilinen bir şey oldu. Yamada Yasuteru adında, yetmiş iki yaşında emekli bir mühendis, kendi kuşağından meslektaşlarını topladı ve devlete bir teklif götürdü: santraldeki radyasyonlu işleri gençler yerine biz yapalım. İki yüz elliden fazla emekli mühendis ve teknisyen bu çağrıya yazıldı. Yamada'nın gerekçesi bir kahramanlık söylevi değil, soğukkanlı bir hesaptı. Yaşlı hücreler daha yavaş bölünür, radyasyonun açacağı kanser yirmi otuz yılda gelişir; o vakte kadar zaten ölmüş olurum, diyordu.
Bu teklifin karşısında insanın içi saygıyla dolar. Ama saygı bir cevap değildir; soru bakidir. Birisi başkaları için kendini ortaya koyduğunda terazide tam olarak ne tartılır? Ve işin dikeni: bu insanlar yaptıklarından derin bir tatmin, belki hayatlarının en yoğun anlamını çıkarıyorlarsa, yaptıkları hâlâ fedakârlık mıdır?
Bir okul buna hayır der. Psikolojik egoizm denen görüşe göre her istekli eylem, failin kendi arzusuna hizmet eder. Yamada da kendi arzusunun peşindeydi: faydalı olmak, anlamlı ölmek istiyordu; istediğini yaptı, dolayısıyla kendine çalıştı. Bu itiraz ilk duyuşta sarsıcıdır, çünkü görünüşte çürütülemez. Hangi örneği getirirseniz getirin, "demek onu istiyordu" cevabı hazırdır.
Çürütülemezlik ama bir güç değil, bir kusurdur. Hiçbir gözlemin yanlışlayamayacağı bir teori, dünya hakkında hiçbir şey söylemiyordur; her kapıyı açan anahtar aslında hiçbir kilidi tanımıyordur. Butler'ın eski itirazı da buna eklenir: arzu önce nesnesine yönelir; tatmin, o nesneyi zaten istemiş olmanın gölgesidir, sebebi değil. Ve asıl mesele şudur: gönüllü ile seyirci arasındaki fark gerçektir. İkisi de o akşam tatmin duymuş olabilir; ama biri radyasyona talip oldu, öteki ekran başında kaldı. "Bencil" kelimesi bu ikisini birden kapsıyorsa artık hiçbir şeyi ayırt etmiyordur ve iş göremez.
Düğüm şu ayrımla çözülür: bir eyleme eşlik eden duygu ile o eylemi seçtiren gerekçe aynı şey değildir. Tatmin fedanın peşinden gelebilir; bundan, fedanın hedefi olduğu çıkmaz. Okçu hedefi vurunca sevinir; ama nişanladığı sevinç değil, hedeftir. Sevinci nişanlayan zaten isabet ettiremez. Yamada gençleri korumayı amaçladı; bundan huzur duyduysa huzur sonuçtu, pusula değildi. Nasıl ki haklı olma hissi haklı olmanın kanıtı değilse, haz da niyetin itirafı değildir; duyguyu ölçü sananlar iki yöne birden yanılır.
Bu ayrımı yüzyıllarca işlemiş bir gelenek var. Tasavvuf, niyet muhasebesine ömür vermiş bir okuldur; çünkü duygu ile gerekçenin ayrı düşebildiğini herkesten önce görmüştü. Gazâlî, İhyâ'sında riyaya uzun bir bölüm ayırır: riya, doğru işi görülmek için yapmaktır. Karşısındaki ihlas ise niyetin tek olması, işin yalnız kendisi için yapılmasıdır. Dikkat edilsin: gelenek tatmini suçlamaz; tatminin hedefe dönüşmesini suçlar. Alkış sonradan gelmişse mesele yoktur; alkış gerekçe olmuşsa iş, dışarıdan ne kadar parlak görünürse görünsün, içeriden bozulmuştur.
Burada haklı bir itiraz yükselir. Niyet görünmez; kimsenin göğsünü açıp bakamayız. Yargılayabileceğimiz tek şey eylemse, bu niyet muhasebesi boş bir iş değil midir? İtiraz yarı haklıdır. Niyeti okuyamayız; ama yapıyı okuyabiliriz. Çoğu zaman iki soru yeter. Birincisi: bu iş tanık olmadan da yapılır mıydı? İkincisi: aynı alkışa daha ucuz bir yol var mıydı? Görülmek için çalışan, görülmeyen işten uzak durur ve hep en ucuz sahneyi seçer. Yamada'nın teklifi bu iki soruya da temiz cevap verir: reaktör binasının içinde seyirci yoktur ve yetmiş iki yaşında radyasyon yüklenmekten çok daha ucuz şöhret yolları vardır. Yapı, niyet hakkında konuşur; fısıltıyla, ama konuşur.
Demek ki fedakârlığın saflığı acıyla kanıtlanmaz, hazla da çürütülmez. Kendine eziyet eden hâlâ kendini seyrediyor olabilir; işinden derin huzur duyan, gözünü bir an bile kendine çevirmemiş olabilir. Sorulacak soru "ne hissetti" değil, "neyi nişanladı" sorusudur. Kötü hissetmek bir sertifika değildir; iyi hissetmek bir itiraf değildir.
