İnanmak ile Neredeyse Emin Olmak

İki cümle kurun. "Yarın yağmur yağma ihtimali yüzde doksan yedi." "Yarın yağmur yağacağına inanıyorum." Bunlar aynı şeyi mi söylüyor? Soru masum görünür, ama altında modern felsefenin en pratik ayrımlarından biri yatar.

Uzun süre verilen cevap evetti. Hume, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma'da yazar: bilge kişi inancını kanıta göre ayarlar. Locke daha önce, onayın olasılığın ağırlığına göre, ne bir gram fazla ne bir gram eksik verilmesini istemişti. Bu resimde inanç bir düğme değil, bir kadrandır: kanıt arttıkça ibre sağa kayar. Çağdaş felsefenin Lockeçu tez dediği görüş bu resmi tek cümleye indirir. Bir şeye inanmak, ona yeterince yüksek bir olasılık vermektir. Richard Foley bu tezi en açık savunanlardan biri oldu; sadeliği hâlâ çekicidir, çünkü inanç denen bulanık şeyi ölçülebilir bir şeye bağlar.

Resim temiz. Kullanım tutmuyor. Elinizde bir milyon biletlik çekilişin bir bileti varsa, kaybedeceğinizden neredeyse emin olursunuz; yine de "kaybedeceğime inanıyorum" demezsiniz, "herhalde kaybederim" dersiniz. Aynı kişi, hata payı bu orandan çok daha yüksek bir gazete haberine dayanıp "kazanmadığımı biliyorum" diyebilir. Sayı yüksek olduğunda dil geri çekiliyor, sayı düştüğünde öne çıkıyor. Demek ki dilin ölçtüğü şey olasılık değil.

Ayrım şu, ve yazının yükünü o taşıyor: güven derecesi bir hâldir, inanç bir kapanıştır. Derece, zihnin bir konuya ne kadar ağırlık verdiğini bildirir; askıda kalmayı da becerir, ondalık da taşır. İnanç ise bir soruyu kapatmaktır: o andan itibaren o önerme, sizin için, sonraki akıl yürütmelerde kullanılabilir bir öncüldür. Kapanmamış soru öncül olamaz. Hayatın büyük kısmı da öncüllerle yürür; kimse sabah evden çıkarken bütün ihtimalleri yeniden tartmaz.

Öyleyse soru "eşik nerede" değil, "eşiği ne belirler" olur. Cevap, tek başına kanıt değildir. Bir hekim bir teşhisten yüzde doksan beş emin olabilir. Yazacağı şey hafif bir ilaçsa yazar; ameliyat kararıysa bir tetkik daha ister. Güveni aynıdır, eylemi başkadır. Değişen tek şey masadaki bahistir. İnanmak, bir yüzdeyi okumak değil; o yüzdenin altında soruyu kapatmayı göze almaktır. Bu yüzden aynı kanıta bakan iki dürüst insan farklı yerlerde durabilir: biri hata ederse ne kaybedeceğini öbüründen başka hesaplıyordur.

İtiraz burada yükselir ve ciddiye alınmayı hak eder. Eğer inanç bahse göre oynuyorsa, kararsız ve keyfi bir şeye benziyor demektir; üstelik inanmayı eylemle karıştırıyoruz. Temizlikçi çözüm hazır: inanç sözcüğünü bırakın, yalnız derecelerle çalışın, gerisini karar kuramı halleder. Bu öneri disiplinlidir ama bir şeyi karşılayamaz. İnsan hayatının dokusu derecelerle örülmemiştir. Söz veririz, tanıklık ederiz, bir iddianın arkasında dururuz; bunların hiçbiri ondalıkla yapılmaz. Hiçbir zaman inanmayan, yalnız olasılık atayan kişi çoğu zaman yanılmanın bedelinden de muaf kalır. "İnanıyorum" demek, tam da o bedeli üstlenmenin dilidir; sorumluluk bu kelimeye yapışır.

Kendi alanımdan bir gözlem eklemek isterim, çünkü mesele yalnız mantık değil. Bir topluluğu kuran şey üyelerinin ortak olasılık tahminleri değildir; ortak kapanmış sorulardır. Nelerin artık tartışılmadığı, bir cemaatin de bir fakültenin de bir laboratuvarın da asıl haritasıdır. Bu yüzden kapanış hem insanın en gerekli hem en tehlikeli edimidir. Bir soruyu kapatmadan düşünemezsiniz; ucuza kapatırsanız da önyargı dediğimiz şey tam olarak budur. İkisi arasındaki fark inancın sıcaklığında değil, taşıdığı kayıttadır.

O kayıt tek bir soruya verilen cevaptır: seni buradan ne geri döndürür? Eşiği aşarken hangi şeyin, görülmesi hâlinde, soruyu yeniden açacağını söyleyebiliyorsanız, inancınız hâlâ dünyaya bağlıdır. Söyleyemiyorsanız elinizde yüksek bir olasılık da yoktur, bir inanç da; yalnızca kapanmış bir kapı vardır. Aradaki farkı kimse sizin yerinize ölçemez, çünkü kapıyı kapatan eli görebilen tek kişi sizsiniz.