İşte Bir El: Şüphenin Üzerinde Döndüğü Menteşeler
1939, Londra, Britanya Akademisi. G. E. Moore kürsüde ellerini kaldırır: "İşte bir el. İşte bir el daha." Dış dünyanın varlığını böylece kanıtladığını söyler. Salonun yarısı bunda bir zafer görür, yarısı bir skandal. Wittgenstein üçüncü bir şey görür. Ömrünün son iki yılında, 1949 ile 1951 arasında tuttuğu ve 1969'da Üzerine Kesinlik adıyla yayımlanan notlarda sorduğu soru, kanıtın işleyip işlemediği değildir. Soru şudur: burada neden hiç kanıta gerek yoktu?
Moore "biliyorum" der; Wittgenstein'a göre yanlış alet budur. "İki elim var" cümlesi herhangi bir araştırmanın vardığı sonuç değildir; her araştırmanın üzerinde durduğu yerdir. Onu neyle destekleyeceksiniz? Gözlerinizle mi? Gözlerinize ellerinizden daha mı çok güveniyorsunuz? Bu tür kesinlikler bilgi iddiası değil menteşedir: kapının dönebilmesi için sabit kalması gereken parça. Şüphe de bir kapıdır ve menteşeler üzerinde döner. Menteşeleri söktüğünüzde kapı daha özgürce açılmaz; düşer.
Buradaki ayrım yazının geri kalanını taşıyacak, o yüzden açık koyalım. İki tür şüphe vardır. Araştıran şüphe, kendisini neyin yatıştıracağını bilir: şu belge çıkarsa, şu ölçüm tekrarlanırsa, şu tanık doğrularsa sorum kapanır. Çözündüren şüphe ise hiçbir cevabın kendisine dokunamayacağı şekilde kurulur. Artık hiçbir şeyin cevaplayamayacağı bir soru, soru değildir; duruştur. İlki dünyayla temas arar, ikincisi temastan muaf kalmanın konforunu.
Sorunun en güçlü halini saklamayalım. Her doğrulama zinciri bir yerde biter. Laboratuvar referans standardına güvenir; ispat, aksiyomlarına; sözlük, konuşanların alışkanlığına; harita, ölçüm noktasına. Denetim dibe kadar inemez, çünkü denetimin kendisi de bir yerde durarak yapılır. Eminliğinizi denetlersiniz; o denetimin cetveli de bir standarda yaslanır ve o standardı o sırada denetlemiyorsunuzdur. Demek ki bütün titizliğimiz, sınanmamış bir güvenin üstünde duruyor. Bu baş dönmesi gerçektir ve hakikat sonrası çağın tüccarı tam bu noktayı işletir: madem her şeyi denetleyemiyorsun, hiçbir şey denetlenmemiştir; madem zincir bir yerde bitiyor, her zincir aynı değersizliktedir.
Cevap, daha çok denetim değildir. "Her şeyi sorgula" sloganının dürüst hali şudur: neyi neden sorgulamadığını bil. Akılcılık sonsuz denetim değildir; zincirinin nereye demirlediğini bilmek ve bunu yüksek sesle söyleyebilmektir. Komplo kültürünün yaptığına bakın: daha fazla şüphe etmez, menteşeleri sessizce değiştirir. Sizin gözleminize duyduğunuz güveni söker, yerine anonim bir anlatıya duyulan güveni takar ve kendi zincirinin nereye bağlı olduğunu asla söylemez. Bunun adı şüphecilik değildir; zemin değiştirmektir, üstelik tapusunu göstermeden.
İtirazı hak ettiği ciddiyetle alalım: menteşeler daha önce yanlış çıktı. Dünyanın hareketsizliği yüzyıllarca menteşeydi; üzerine takvim, denizcilik, ilahiyat kuruldu. Doğru. Wittgenstein da bunu bilir; düşüncelerin aktığı nehir yatağının zamanla yer değiştirebileceğini kendisi yazar. Ama o menteşe salt kuşkuyla devrilmedi. Gözlemle, hesapla, eski yapının açıklayamadığını açıklayan ve daha sağlam demirlenmiş yeni bir yapıyla, etrafı yeniden örülerek değiştirildi. Menteşe değişebilir; onu değiştiren şüphe değil, inşaattır. Yeni zemini kuran kişiyle "ben sadece soru soruyorum" diyen kişi arasındaki bütün fark, bu emektir.
Şüphenin de bir dozu vardır: eksiği insanı kolay lokma yapar, fazlası titizlik sayılmaz, zeminin kendisini çözer. İkisinin arasını tutan şey bir his değil, bir alışkanlıktır: her soruya "beni ne ikna ederdi" sorusunu iliştirmek ve cevabı boş çıkan soruyu soru saymamak.
Moore'un kaldırdığı el bir kanıt değildi belki. Ama bir şeyi doğru gösteriyordu: herkes bir yerde durur. Marifet hiçbir yerde durmuyormuş gibi yapmakta değil, durduğun yeri gösterebilmektedir. "Bildiğimden eminim" cümlesinin yetişkin hali budur: işte zeminim, işte ona neden güvendiğim, işte beni ondan vazgeçirecek olan şey. Bunu söyleyebilen kişi, her şeyden şüphe ettiğini söyleyen kişiden daha az değil, daha çok güvenilirdir.
