İyileşmeyi Neye Göre Ölçeriz

1978'de üç psikolog tuhaf bir karşılaştırma yaptı. Büyük ikramiye kazanmış insanları, kaza sonucu felç kalmış insanları ve sıradan bir kontrol grubunu aynı ölçekle sorguladılar. Gruplar küçüktü, hiçbiri otuz kişiyi geçmiyordu; sonuç yine de akılda kalıcı oldu. İkramiye kazananlar, o anki mutluluklarını kontrol grubundan anlamlı biçimde yüksek bildirmiyordu. Dahası, gündelik küçük hazlardan aldıkları tadın düştüğünü söylüyorlardı: arkadaşla sohbet, bir şaka, kahvaltı. Felç kalanlar kontrol grubunun altındaydı, ama ölçeğin ortasının üstünde; yani beklenenden yukarıda.

Buradan çıkarılan ders şudur: insan bulunduğu yere alışır ve terazisini oraya kurar. Kazanç ve kayıp mutlak bir servete göre değil, ayakta durduğunuz noktaya göre sayılır. O nokta da sabit değildir. İyi bir şey olur, bir süre sonra yeni normal olur; kötü bir şey olur, bir süre sonra o da normal olur. Zemin ayağınızın altında kayar ve siz kaydığını fark etmezsiniz, çünkü ölçüyü tutan da aynı zemindir.

Bu, üzerinde durulması gereken bir yer. Çünkü tek başına alınırsa rahatlatıcı bir masal olur: nasılsa alışırız, öyleyse fark etmez. Fark eder. Alışmak olup biteni geri almaz; yalnızca raporu susturur.

Türkiye'nin son yetmiş yılı bu meselenin büyük ölçekli bir örneğidir. Bir ülkenin nüfusu köyden şehre taşındı. Kuyudan çeşmeye, gaz lambasından sayaca, tarladan vardiyaya geçildi. Maddi koşullar tanınmayacak kadar değişti. Bunu yaşayan kuşaklara sorulduğunda alınan cevaplar ise değişimin büyüklüğüyle orantılı değildir. Çünkü ilk yılın olağanüstü sayılan şeyi beşinci yılın sıradanı, onuncu yılın eksiğidir. Elektrik geldiğinde bir mucizedir; kesildiğinde bir haksızlıktır. Aynı elektrik.

Asıl sorun burada başlıyor ve yalnız psikolojiyi değil ölçmeyi ilgilendiriyor. Bir insana "durumundan memnun musun" diye sorduğunuzda koşullarını ölçmezsiniz; referans noktasını ölçersiniz. Amartya Sen bunu kalıcı bir örnekle gösterdi. Hindistan'da kendi sağlığını en kötü bildiren eyalet, sağlık hizmetlerinin ve okuryazarlığın en yüksek olduğu Kerala'ydı; en az hastalık bildirenler ise ömrün en kısa olduğu eyaletlerdi. Şikâyet, sağlıkla ters yönde artıyordu. Bunun sebebi güney halkının nazlı olması değil, insanın ancak görebildiği bir eksikliği eksiklik sayabilmesidir. Yoksunluğa uzun süre maruz kalan, az istemeyi öğrenir; az isteyen az şikâyet eder; az şikâyet eden istatistikte iyi görünür.

Öyleyse iki ayrı defter tutmak gerekiyor. Birinci defter hissedilen defterdir: memnuniyet, moral, beklenti. Bu defter gerçektir, hafife alınamaz, ama sıfırlanır. İkinci defter yapabilirlik defteridir: suya erişim var mı, çatı akıyor mu, çocuk okula kaç dakikada varıyor, hastaneye gidebiliyor mu. Bu defter sıfırlanmaz, çünkü kalem hissi değil imkânı yazar. Bir toplumun iyileşip iyileşmediği ancak ikinci deftere bakılarak söylenebilir. Birinci deftere bakarak konuşmak, alışmayı bilen insanları iyi durumda saymak demektir.

İtiraz açık ve ciddiye alınmalı: madem hayatı yaşayan kişi o, iyileşmenin ne olduğuna başkası nasıl karar verecek? İnsanın kendi hayatı hakkındaki hükmünü ikinci plana atan her yaklaşım, biraz da tepeden bakmaya başlar. Doğru. Ama önerilen şey insanın hükmünü hükümsüz saymak değil, yanına ikinci bir sütun koymaktır. İki sütun ters düştüğünde ortaya bir soru çıkar ve o soru değerlidir: kişi neden bunu az önemsiyor? Belki gerçekten önemsizdir. Belki de yıllar içinde önemsemeyi bırakmıştır. İkisi arasındaki farkı yalnızca tek bir sütuna bakarak asla ayırt edemezsiniz.

Bir uyarı da alışmanın öbür ucuna: 1978'in küçük çalışması sonraki yıllarda hak ettiğinden fazla yüklendi. On binlerce insanı yıllarca izleyen panel araştırmaları, uyumun her şey için geçerli olmadığını gösterdi. Ağır sakatlık, uzun süreli işsizlik, eş kaybı gibi olaylarda insanlar eski seviyelerine çoğu zaman tam dönmüyor. Yani terazi kayar, fakat sonsuz esnek değildir. Bu iyi haberdir: bazı şeylerin izi kalıyorsa, bazı şeyler gerçekten ağırdır ve alışkanlık onları eritemez.

Geriye şu kalıyor. Referans noktası bir kusur değil, bir dayanma aletidir; insana yükünü taşıtan şey odur. Ama sürekli kendini yeniden ayarlayan bir alet, aynı zamanda ölçü olamaz. Yol alanın yolu duymaması, yolun kısaldığı anlamına gelmez. Mesafeyi hatırlayan insan değildir; ölçtüğümüz şeyi doğru seçersek, mesafeyi hatırlayan defterdir.