Kalabalığa Dair Oran, Kişiye Dair Hüküm
1945'te Massachusetts yüksek mahkemesi küçük bir trafik davasına baktı. Bir kadın, karşıdan gelen bir otobüsün yolunu kesmesi üzerine park hâlindeki bir arabaya çarpmıştı. Otobüsün plakası alınamamıştı. Ama o saatte, o caddede tarifeli sefer yapma imtiyazı tek bir şirketteydi. Yani otobüsün davalıya ait olma ihtimali, ihtimallerin en yükseğiydi. Mahkeme yine de davalıyı sorumlu tutmadı. Gerekçe bugün hâlâ alıntılanır: matematiksel şansın bir tarafı biraz ağır basması yeterli değildir; otobüsün kime ait olduğu bir tahmin meselesi olarak kalmıştır.
Bu kararı bir hukukçu, Laurence Tribe, 1971'de meşhur bir yazıda ele aldı ve mesele o günden beri "mavi otobüs" adıyla tartışılıyor. Felsefede en keskin hâlini ise L. Jonathan Cohen 1977'de verdi. Bir rodeo düşünün: tribünde bin kişi var, gişe yalnız dört yüz doksan dokuz bilet satmış. Demek ki tribündeki herhangi birinin kaçak girmiş olma ihtimali yüzde ellinin üstünde. Hukuk davalarında aranan ölçüt de tam olarak budur: ihtimallerin dengesi, yani olma ihtimalinin olmama ihtimalinden yüksek olması. Sayı ölçütü sağlıyor. Yine de hiçbir mahkeme, tribünden rastgele seçilmiş bir adamı bu oranla mahkûm etmez.
Öyleyse ya mahkemeler kendi ölçütlerini anlamıyor ya da o ölçüt bir sayıdan başka bir şey söylüyor.
En güçlü itirazı baştan alalım, çünkü meseleyi ciddi kılan odur. Tanık ifadesi de istatistikseldir. Bir tanığın on olayın sekizinde doğru hatırladığını biliyorsak, ifadesi bize en iyi ihtimalle yüzde seksenlik bir güven verir. Üstelik tanıklık üzerine yapılan araştırmalar bu oranın çoğu koşulda daha da düşük olduğunu gösteriyor. Peki yüzde seksenlik tanığı kabul edip yüzde altmışlık oranı reddetmek, kanıtın gücünü değil biçimini kutsamak değil midir?
İtiraz haklı yere basıyor ve cevabı bir ayrımda yatıyor. Şu soruyu sorun: olaylar başka türlü olsaydı elimizdeki kanıt değişir miydi? Otobüs davalıya ait değilse, imtiyaz oranı yine aynıdır. Tribündeki adam bileti almışsa, gişenin sattığı bilet sayısı yine aynıdır. Çıplak oran, hakkında konuştuğu kişinin ne yaptığına tamamen kayıtsızdır. Tanık ise değildir: adam orada olmasaydı, güvenilir bir tanık büyük ihtimalle onu gördüğünü söylemezdi. Biri olaya bağlıdır, öbürü yalnızca kalabalığa.
Bunun doğurduğu sonuç usul açısından ağırdır. Sanığın bir orana karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ne söylerse söylesin, ne getirirse getirsin, gişenin sattığı bilet sayısı değişmez. Kendisini oranın dışına çıkaramaz; çünkü oran zaten onun hakkında değildir. Çürütülmesi imkânsız bir delil, delil değildir. Böyle bir standart, bir ispat ölçütü olmaktan çıkar ve bir gruba üye olmanın bedeline dönüşür. Mahkemelerin direnci bir sayı düşmanlığı değil, bu yapının farkında olmalarıdır.
Yanlış anlaşılmasın: hukuk sayıdan kaçmaz. Olay yerinden alınan bir örneğin sanığın profiliyle eşleşmesi bir olasılık ifadesidir ve mahkemeler bunu ciddiyetle kullanır. Fark şurada: o olasılık sanığın kendisi hakkındadır, olay yerinden ona uzanan bir iz üzerinden konuşur. Rodeo oranı ise topluluk hakkındadır ve sanığı yalnızca içine aldığı için kapsar. Sayının büyüklüğü değil, yönü belirleyicidir. Kişiden gelen sayı delildir; kişiyi yalnız kapsayan sayı bir arka plandır.
Bu ayrım tarihçinin masasında da aynen durur. Bir dönemin vakanüvislerinin abartmaya meyilli olduğunu bilmek, elimizdeki tek bir kaydın abarttığını kanıtlamaz; olsa olsa ihtiyatlı okumayı gerektirir. Bir vesikanın değeri, olay başka türlü olsaydı o metnin başka türlü yazılmış olup olmayacağına bağlıdır. Sadece "böyle metinler genelde şişirir" diyerek bir kaydı gözden çıkaran, kaynak eleştirisi yapmış olmaz; ortalamayı belgenin yerine koymuş olur. Efsaneyi vesikadan ayıran şey de buydu: birinin arkasında olayla temas vardır, öbürünün arkasında bir eğilim.
Son bir not, meselenin ilk bakışta görünmeyen tarafına. Yüksek olasılık, bahis oranı bilmek için yeter; ama kimseyi mahkûm etmeye yetmez. Bu, ölçünün yalnızca yükseldiği anlamına gelmez. Bahis oynanırken eşik yükselir, hüküm verilirken kanıtın cinsi değişir. En yüksek bahisli kurumumuzda soruyu kapatan şey bir yüzde değil, kişiye dokunan bir bağdır. Ve o bağ, ne kadar yüksek olursa olsun hiçbir oranın kendi başına kuramadığı şeydir.
Hükmün taşıdığı kelime tektir: sen. Bir oran bunu asla söyleyemez. En fazla şunu söyler: senin gibiler. İkisi arasındaki mesafe, hukukun bütün mimarisidir.
