Kapıdaki Konuk: Nietzsche ve Oyunu Reddeden Adam
Bir adam düşünün. Önüne o bilinen soruyu koyuyorlar: ray, makas, kol; çeker misin, çekmez misin? Adam soruyu geri itiyor: "Ben sizin ahlak oyunlarınızı oynamıyorum." Sesinde bir yükseklik var; masadan kalktığını, oyunun dışına adım attığını düşünüyor. Nerede durduğuna birazdan bakacağız. Önce bu duruşa adını koymuş adama uğrayalım.
Afişlerdeki Nietzsche bir yıkım vaizidir: anlamsızlığı kutlayan, hiçliği bayrak yapan adam. Kayıtlardaki Nietzsche başka konuşur. Ölümünden sonra yayımlanan defterlerinde nihilizmi benimsenecek bir felsefe olarak değil, teşhis edilen bir durum olarak yazar: kapıda "konukların en tekinsizi" durmaktadır. Davetiye yollanmamış bir konuk; bir program değil, bir hastalık tablosu. Tanımı da nettir: nihilizm, en yüksek değerlerin kendi kendini değersizleştirmesidir. Değerleri dışarıdan biri gelip kırmaz; içeriden çürürler. Akordu kendiliğinden düşen bir tel gibi: kimse dokunmamıştır, ses yine de pesleşmiştir.
"Tanrı öldü" cümlesi de kutlama değildir. Şen Bilim'de (1882) yüz yirmi beşinci parça: güpegündüz elinde fenerle pazar yerine çıkan deli, Tanrı'yı aradığını söyler. Çevresindekiler zaten inanmayan kimselerdir; gülerler. Delinin haberi Tanrı'nın var olmadığı değildir; onu bizim öldürdüğümüz ve bu olayın büyüklüğünün henüz kulağımıza ulaşmadığıdır. Kiliseler için sorduğu soru metinde durur: bunlar Tanrı'nın mezarları değilse nedir? Cümle bir haberdir, üstüne bir uyarı. Altındaki hesap sorusu da şudur: anlam yüzyıllar boyunca tek bir kasadan ödendi; kasa kapandıysa faturayı bundan sonra kim ödeyecek?
Nietzsche'nin defterlerinde iki cevap ayrışır; yazının kilidi buradadır. Pasif nihilizm: değerler çöker, yerine bir şey konmaz; insan enkazın ortasına koltuğunu kurar. Konfor, uyuşma, "zaten hiçbir şeyin anlamı yok" rahatlığı; felsefe paltosu giymiş yorgunluk. Aktif nihilizm: enkazı kaldırmak, zemini temizlemek; çünkü kurulacak bir şey vardır. Nietzsche'nin belgeli umudu buydu: bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi. Yıkım ona göre oturulacak bir yer değildi; inşaattan önceki hafriyattı.
Şimdi masadan kalkan adama dönelim. "Oynamıyorum" diyor; peki sonra ne yapıyor? Reddini savunuyor. Bu benim hakkım, diyor; kimse bana kendi değerlerini dayatamaz. Hak bir değerdir. Dayatmamak bir değerdir. Reddine saygı beklemek bir değerdir. Adam kapıyı çarpmıştır; değer, aynı kapıdan içeri geri girmiştir. Nietzsche'nin sivri noktası budur: oyunu reddetmek de oyunun içinde bir hamledir. Masadan kalkabilirsiniz; zeminden kalkamazsınız.
İtiraz haklı görünür: bu bir söz tuzağı değil mi? Red de hamle sayılırsa itirazın yolu kalmaz; insan ne yapsa oyuna dahil edilir. Dürüst cevap bir ayrım ister. Tek bir oyunu reddetmek mümkündür, çoğu zaman da onurludur; insanlar belirli ahlak düzenlerini reddedip daha iyilerini kurdular ve o redler adı konmuş değerlere yaslanıyordu: hakikat, adalet, insan onuru. Kendi kendini yiyen, yalnızca bütün değerlerin reddidir; çünkü kendini söyleyebilmek için bile bir değer ödünç almak zorundadır, en azından doğru söylemenin değerini. Kendine nihilist diyenlerin çoğu birinci türdendir ve ikincinin kostümünü giyer: sözünde durur, borcunu öder, haksızlığa öfkelenir; sağlam değerlerle yaşar, yalnız adlarını söylemeyi reddeder.
Bir de kayıtlardaki şu ayrıntı var. Nietzsche ömrü boyunca beste yaptı; parçaları günümüze ulaştı, notaları basıldı, kayıtları yapıldı. 1888'de, Putların Alacakaranlığı'nda şunu yazdı: müzik olmasaydı hayat bir yanılgı olurdu. Anlamsızlığı teşhis eden adam, anlam üretmeyi hiçbir şey iddia etmeyen ama her şey ifade eden tek alanda sürdürdü. Müzik tek bir önerme kurmaz; doğrulanamaz, çürütülemez. Yine de kimse ona boş demez. Bu gerilimi çözmeye kalkmayalım; dursun, çalışsın. Belki anlam hiçbir zaman yalnızca önermelerde değildi.
Müzikte susmanın da yazıldığını öğrenciye ilk yıl söylerim. Es bir boşluk değildir; sayılır, süresi vardır, ölçünün içindedir. Eser sürerken susan müzisyen müziğin dışına çıkmış olmaz; payına susmak düşmüştür ve o susuş da ölçüyle sayılır. Kolu reddeden adamın sessizliği de böyledir: aynı ölçünün içinde sayılıyor. Asıl soru oynayıp oynamadığımız değil; hangi değerlerle oynadığımız ve adlarını koyacak yürekliliğin bizde olup olmadığı. Kapıdaki konuk en çok bunu bekliyor: adların konmasını. Konmazsa içeri yerleşecek; konursa o kapıdan, taş taş, inşaat malzemesi taşınacak.
