Kaybettim Değil, Geri Verdim

Epiktetos, öğrencilerine bugüne kalan o küçük el kitabında, bir cümlelik bir alıştırma bırakır. Hiçbir şey için "kaybettim" deme; "geri verdim" de. Devamı daha da serttir: tarlan alındıysa o da geri verilmiştir, seni soyan kötü bir adam olabilir ama verenin kimin eliyle geri aldığı seni ilgilendirmez. Seneca'nın mektuplarında aynı terbiye bir alıştırmaya dönüşür. Ayda birkaç gün en ucuz yemekle, en kaba giysiyle geçin, der; sonra kendine sor, korktuğun şey bu muydu. Lyon şehri bir gecede yanıp kül olduğunda yazdığı mektupta özet cümle şudur: olabilecek her şeyin olabileceğini hesaba katarak yaşamalı.

İlk duyuşta bu bir kelime oyunu gibi gelir. Acı gerçekse, adını değiştirmek onu ne yapsın? Kaybettiğim şeye "iade" demekle kasadaki boşluk kapanmıyor. İtiraz haklı görünür, ama alıştırmanın hedefini kaçırır. Stoacıların yaptığı adlandırmayı değiştirmek değil, bir hesabı düzeltmektir. Acının büyüklüğü elden çıkan şeyin değeriyle değil, o şeyin hangi hanede yazıldığıyla ölçülür. Mülk hanesine yazdığınız şey gittiğinde bir hak elinizden alınmıştır. Emanet hanesine yazdığınız şey gittiğinde bir süre bakmakla görevlendirildiğiniz bir iş sona ermiştir. Nesne aynı nesnedir; defter başkadır.

Ticaretin diliyle söylemek meseleyi kolaylaştırır. Bir tüccarın elindeki malın bir kısmı kendisinin, bir kısmı başkasının emanetidir. Emanet malın kaybı da acıdır, hatta daha ağır bir sorumluluktur; ama bambaşka bir acıdır. Kendi malını kaybeden azalır, emaneti kaybeden borçlanır. İslam ahlakının emanet kavramı tam bu ayrımın üstüne kuruludur ve dikkat edilirse eli gevşetmez, tersine sıkılaştırır: emanet, hesabı sorulacak olan şeydir. Stoacıların önerdiği hamle de aynı yöne bakar. Sahip olduğun şeyi sıfır noktan sayma; sıfır noktası, hiçbir şeyin senin olmadığı yerdir. Oradan bakılınca eline geçen her şey fazladan gelmiştir, gideni de fazladan gitmez.

Alıştırmanın işe yarayıp yaramadığı ayrı bir sorudur ve dürüst cevap ölçülüdür. Kaybın acısının bir kısmı zaten zamanla siliniyor; insan yeni hâline alışıyor, terazisini oraya kuruyor. Kötüyü önceden düşünmenin bu doğal eğilime ne kattığı tartışmalıdır; kimi insan için hazırlık, kimi için kaygının provasıdır. Yine de tekniğin bugün hâlâ dolaşımda olması boşuna değildir: bir işe başlarken "bu çöktü, neden çöktü" diye önceden sormak, iyi yönetilen her yerde yapılan bir şeydir. Kötüyü hayal etmek onu çağırmaz; yalnızca geldiğinde yabancı olmamasını sağlar.

Asıl itiraz bunların hiçbiri değil. Asıl itiraz şudur: elinden hiçbir şey alınamayacak kadar hafif yaşayan adam, hiçbir şeye gerçekten bağlanmamış adamdır. Epiktetos'un çocuğunu öperken "ölümlü bir insanı öpüyorsun" demeyi öğütleyen cümlesini soğuk bulmamak zordur. Kaybın acısı bağlanmanın bedelidir; bedeli ödememek için bağlanmaktan vazgeçiliyorsa, ortada bir bilgelik değil bir kaçış vardır. Mesnevi'nin ilk beyti bunu tersinden söyler: ney, kesildiği kamışlıktan ayrı düştüğü için inler ve o inilti müziğin ta kendisidir. Yarayı dikip kapatan, sesi de kapatır.

Buradan çıkış, ayrımı bir kez daha inceltmekle mümkün. Sahip olmamak başka, aldırmamak başkadır. Alıştırmanın söktüğü cümle "bu benim için değerliydi" değil, "bu bana borçluydu" cümlesidir. Birinci cümle sevgidir; ikincisi hak iddiasıdır ve kaybın acısını asıl şişiren odur. Bir şeyi emanet bilerek seven adam, o şey gittiğinde sevgisinden değil, alacaklı duruşundan olur. Ölçüsü de sahadadır: gerçekten geri veren adam, ertesi sabah kalkıp yeni bir emanete bakmaya devam eder. Küsen, saklanan, bir daha hiçbir şeye el sürmeyen adam ise geri vermemiştir; yalnızca ayrılmaktan korkacak kadar sıkı tuttuğunu göstermiştir.

Öyleyse kaybı önceden düşünmenin kazancı teselli değildir. Kazanç şudur: elinizdekini sayarken hangi hanede durduğunuzu bilirsiniz. Bilenin eli hem açık hem dikkatlidir; çünkü emanete bakmak dikkat ister, mülke ağlamak yalnızca zaman. Gün sonunda sorulacak asıl soru da ne kadar kazanıldığı değildir; neyin hâlâ bakılmayı beklediğidir.