Kayıp Neden Daha Ağır Basar

1759'da Adam Smith, ahlak üzerine kitabında insanın terazisindeki bir çarpıklığı tarif etti: acı, karşılığı olan hazdan daha keskin bir duygudur; iyiden kötüye düştüğümüzde çektiğimiz, kötüden iyiye çıktığımızda duyduğumuzdan büyüktür. İki yüz yirmi yıl sonra, 1979'da, Daniel Kahneman ile Amos Tversky aynı çarpıklığı bir dergi sayfasına oturttu. Beklenti teorisi adını verdikleri modelde değer, insanın toplam servetine göre değil, bulunduğu yere, yani bir referans noktasına göre ölçülür. Kayıp tarafındaki eğri, kazanç tarafındakinden belirgin biçimde diktir. Sonraki ölçümler orandaki kabayı verdi: kaybın acısı, aynı büyüklükteki kazancın sevincinin iki katı civarında.

Buradaki asıl soru bulgu değil. Smith de biliyordu, ondan önce herkes de biliyordu. Soru şu: bir şeyi bilmek ile onu ölçmek arasındaki fark nedir?

Fark şudur. Bilinen bir insan hâli, edebiyata, ahlaka, atasözüne girer. Ölçülen bir insan hâli modele girer. Modele giren şey bir katsayıdır; katsayı bir kaldıraçtır ve kaldıraç iki yönde de çalışır. Aynı sayıyı hem kendini savunmak için hem birini yerinden oynatmak için kullanabilirsiniz. 1979'da olan şey bir keşiften çok bir devir teslimdi: insanın en eski asimetrisi, artık tasarlanabilir bir parametre oldu.

Bu asimetrinin nerede çalıştığını en iyi ücret gösteriyor. Ekonomistlerin uzun süre şaşırdığı bir olgu var: kriz dönemlerinde bile işverenler nominal ücretleri kesmez. Truman Bewley 1990'ların başındaki durgunlukta üç yüzden fazla işveren, yönetici ve temsilciyle görüştü ve cevap hemen hemen tek tipti. Kesinti sözleşme yüzünden değil, moral yüzünden yapılamıyordu. İşten çıkarma verilen bir zararı binadan uzaklaştırır; ücret kesintisi ise kalan herkesin içine yerleşir ve yıllarca durur. İşveren burada bir insanlık dersi vermiyor; gördüğü şeyi kaydediyor. Alınan, verilmeyenden başka türlü acıtıyor.

Aynı asimetri adalet duygusunun içine de yerleşmiş. Kahneman, Knetsch ve Thaler 1986'da insanlara iki durum sordu. Birincisinde enflasyon yok, işsizlik var ve şirket ücretleri yüzde yedi kesiyor. İkincisinde enflasyon yüzde on iki, şirket ücretlere yüzde beş zam yapıyor. Cebe giren açısından ikisi hemen hemen aynı sonuçtur. Ama katılımcıların çoğu birinciyi haksız buldu, ikinciyi kabul edilebilir. Fark, hangi işlemin referans alındığıdır. Bir ücret düzeyi bir kez normal sayılmışsa, ondan aşağısı bir hak gaspı gibi duyulur; enflasyonun aynı işi sessizce yapması ise bir doğa olayı gibi geçer.

Şimdi mesele ahlaki hâle geliyor. Yaygın anlatı bu eğilime yanlılık diyor; yani akıldan sapma, düzeltilmesi gereken bir kusur. Bu adlandırma masum değil. Kayıptan kaçınmaya kusur demek, referans noktasının keyfi olduğunu peşinen kabul etmek demektir. Oysa bir referans noktası bazen keyfi değildir. Kazanılmış, sözü verilmiş, sözleşmeye yazılmış bir şey de bir referans noktasıdır. Elindekini korumakla eline geçmeyeni kapmamak aynı hata değildir. Sözü zemin sayan insan yanlış saymıyor; bir sözü sayıyor.

Karşı yönü de dürüstçe yazmak gerekir, çünkü aynı asimetri insanı kandırılmaya açık bırakır. Bir şeyi reddettirmek isteyen, onu kayıp diye tarif etmekle işinin yarısını bitirir. Zararlı bir alışkanlığı bırakmak da kayıptır; batmakta olan bir işi kapatmak da kayıptır. İki kat ağırlık, insanı yalnız haksızlığa karşı değil, gerekli değişime karşı da diretir. Ve bu diretme, dışarıdan bakan için çoğu zaman inatla ayırt edilemez.

Bulgunun kendisine yönelik ciddi bir itiraz da var ve gizlemek doğru olmaz. Son yıllarda kimi araştırmacılar, iki kat oranının sanıldığı kadar evrensel olmadığını, davranışın bir bölümünün eylemsizlikle, yani olduğu yerde kalma eğilimiyle açıklanabileceğini savunuyor. Katsayı alana, tutara ve tecrübeye göre oynuyor. Doğru olan şu: bu bir doğa sabiti değil. Ama tartışmanın kendisi bile asimetrinin en dirençli olduğu yeri işaret ediyor: elde tutulanın savunulması. Orada oran ne olursa olsun, yön hiç değişmiyor.

Bir şey daha. İnsanın yeni duruma alışıp terazisini oraya kurması çoğu zaman bir dayanma gücü olarak anlatılır. Öyledir. Ama aynı alışma, verilen zararın bir süre sonra defterden düşmesi demektir. Bugün kayıp sayılan şey, birkaç yıl içinde yeni sıfır olur; itiraz da onunla birlikte susar. Zaman geçtikçe azalan şey haksızlık değil, haksızlığın ölçülebilirliğidir.

O yüzden asıl soru kaybın kaç kat ağır bastığı değil. Asıl soru şu: sıfırın nerede olduğuna kim karar veriyor? Bu soruyu sormayan taraf, tartışmaya daha başlamadan bir kat geriden başlar.