Kötü Cin Neden Tanrı Olamaz

Descartes, şüpheyi sonuna kadar götürmek için bir varsayım kurar. Belki de bütün gücünü beni yanıltmaya adamış kötü bir cin vardır. Gökyüzü, renkler, sesler, hatta iki ile üçün toplamı bile bu cinin oyunu olabilir. Varsayım o kadar güçlüdür ki okuyanların çoğu sonraki adımı atlar. Oysa asıl mesele o adımdadır. Descartes, aldatıcının Tanrı olamayacağında ısrar eder. Neden?

Soruyu hafife almayalım; şüpheci burada güçlü görünüyor. Madem her şeye gücü yeten bir varlık beni aldatabiliyor, "Tanrı aldatmaz" demek bir teselli değil midir? İnsanın güvenmek istediği şeye inanması yeni bir hadise değildir. Üstelik aldatmacanın içindeyken aldatmacadan akıl yürüterek çıkılamaz gibi durur. Oyunun kuralını koyan, oyunun bozulduğunu bana sezdirmez; kullandığım aklı da o vermişse, o akılla onu yargılamam baştan şaibelidir. Bu itiraz hak ettiği ağırlıkla karşılanmalıdır, çünkü cevap ancak itirazın boyu kadar değerlidir.

Descartes'ın cevabı bir ayrıma dayanır: güç ile mükemmellik aynı şey değildir. Bir varlık her şeye gücü yetecek kadar kudretli olup yine de eksik olabilir; kötü cin tam olarak budur. Çünkü aldatma, ne kadar ustaca olursa olsun, gücün değil eksikliğin işidir. Yalan söyleyebilmek bir maharet sayılabilir; yalana başvurmak ise her zaman bir ihtiyacın itirafıdır. Kimse durup dururken aldatmaz. Aldatan ya bir şey elde etmek ister, ya bir şeyden korkar, ya da kötülükten haz alır. Üçü de bir yoksunluğa işaret eder. Elde etmek isteyen yoksundur, korkan tehdit altındadır, kötülükten beslenen kendi boşluğunu doldurmaktadır. Yalanın her gerekçesi bir gediktir.

Kâmil bir varlıkta ise gedik yoktur. Hiçbir şeye muhtaç olmayanın hileye de ihtiyacı yoktur; yalan ona bir şey kazandıramaz, çünkü kazanılacak hiçbir şey eksik değildir. Tasavvufun kemal dediği hal tam da budur: tamamlanmışlık. Bir varlık tamamlandıkça oyuna, gösterişe, dolaba ihtiyacı azalır. Olgun insanın yalana tenezzül etmemesi bir süs değil, bir sonuçtur. Aynı ilke zanaat için de geçerlidir. Hileli iş, ustanın elindeki değil gönlündeki kusuru ele verir. Sağlam usta hile yapmaz; yapamadığından değil, hilenin kapatacağı bir açığı olmadığından. Demek ki mükemmellik ile aldatma aynı tabiatta barınamaz. Aldatan cin güçlü olabilir; ama aldattığı an, mükemmel olmadığını da göstermiş olur. Descartes'ın aradığı sağlam zemin işte bu çıkarımdır: beni var eden kâmil ise, beni kökten yanıltacak bir düzeni kurmuş olamaz.

Burada haklı bir itiraz yükselir. Peki dünya? Suya batan çubuk kırık görünür, ufuktaki güneş bir tepsi kadardır, serap susuz olana su gösterir. Duyularımız bizi günde kaç kez yanıltır; hafızamız olanı biteni kendine göre yeniden yazar. Aldatmayan bir Tanrı yaptıysa bu dünyayı, bu görünüşler nedir? Descartes'ın cevabı şudur: dünya yalan söylemez, biz acele hüküm veririz. Çubuk "kırığım" demez; gözümüze öyle görünür, kırık olduğuna hükmeden biziz. Yanılgı dünyanın tanıklığında değil, anlayışımızın yetiştiği yerin ötesine uzanan yargımızdadır. İrademiz idrakimizden geniştir; henüz kavrayamadığımız konuda hüküm verdiğimizde hata bizden çıkar, tanıktan değil.

Bu cevap zariftir ama bir bedeli olduğunu da söylemek gerekir. İnsana idrakinden geniş bir irade veren kimdir? Descartes buna hürriyetin şerefiyle karşılık verir; yargıyı askıya almak her zaman elimizdedir, der. Fakat yanılmaya bu kadar yatkın bir kurulumun kusursuz bir elden çıkması sorusu tamamen susmaz. Bunu kabul etmek argümanın gücünü azaltmaz; sınırını gösterir.

Yine de elimizde kalan şey azımsanacak gibi değildir. Güven, ancak yalandan hiçbir çıkarı olmayana karşı akıllıcadır. Bir söze inanmadan önce sorulacak soru, söyleyenin gücü değildir; sesinin yüksekliği hiç değildir. Soru şudur: benim yanlış inanmamdan ne kazanıyor? Kazancı olan her kaynak, kazancı ölçüsünde şüpheyi hak eder. Kazancı olmayan, korkusu olmayan, eksiği olmayan ise güvenin tek sağlam adresidir. Descartes'ın Tanrı'da aradığı buydu. Bizim de haberde, belgede, tanıklıkta arayacağımız budur: aldatmanın hiçbir işine yaramayacağı kadar tamam olanı bulmak ve bulamadığımız yerde hükmü acele vermemek.