Kötü Cinin Asıl Hilesi: Kesinlik Duygusunun İmalatı
İki kere iki dört. Elinizdeki en sağlam bilgi muhtemelen bu. Hafızanızdan sağlam, gözlerinizden sağlam, dün gece gördüğünüz her şeyden sağlam. Descartes 1641'de, Meditasyonlar'ın ilkinde, tam bu noktaya nişan aldı: Ya bu bile ekilmiş bir yalansa? Ya kudretli ve hilekâr bir cin, siz iki ile ikiyi her topladığınızda araya giriyorsa?
Soru ilk bakışta tanıdık gelir. "Ya duyularım beni yanıltıyorsa?" türünden bir kuşku sanırız. Değil. Duyularımızın bizi yanılttığını zaten biliyoruz; rüyalar bunu her gece, ücretsiz yapıyor. Sahte görüntü için kötü bir cine gerek yok.
Cinin asıl ürünü başka: sahte görüntü değil, sahte kesinlik. Size yanlış bir dünya göstermekle yetinmiyor; yanılırken içinizde çınlayan o "besbelli doğru" hissini de üretiyor. Birinci Meditasyon'un en rahatsız edici hamlesi budur. Çünkü emin olma duygusu bir sinyaldir ve sinyaller imal edilebilir.
Burada hayati bir ayrım var: haklı olmak ve haklı olma hissi. Çoğu zaman tek bir şeymiş gibi yaşadığımız iki ayrı şey. İkincisinin kendi üretim hattı vardır: tekrar, akıcılık, çevreden gelen yankı, alışkanlık. Bu hattın hammaddesi doğruluk değildir. His yine de bandın ucundan aynı parlaklıkta çıkar.
Descartes'ınki bir düşünce deneyiydi; biz onun sanayileşmiş halinin içinde yaşıyoruz. İkna üretmek için kurulmuş sistemlerle çevriliyiz. Goodhart yasası burada tam yerine oturur: bir ölçü hedef haline geldiğinde ölçmeyi bırakır. Kesinlik için de aynısı geçerli. İkna edilmişlik bizatihi ürün olduğunda, ikna olmuşluğunuz artık dünya hakkında bilgi taşımaz; sizi ikna eden sistem hakkında bilgi taşır. Bunun pratik bir sonucu var: en az güvenmeniz gereken kesinlikler, en pürüzsüz gelenlerdir. Çünkü pürüzsüzlük doğanın değil, emeğin izidir. Bir his ne kadar zahmetsizce "tabii ki" diyorsa, birileri o zahmeti sizin yerinize o kadar çekmiş demektir.
Sorunun en güçlü hali şu: bu hissi neyle denetleyeceksiniz? Kanıtlara bakarsınız; kanıtların sağlamlığı hakkında da bir his edinirsiniz. Mantığa sığınırsınız; mantığın işlediğine dair güveniniz de bir histir. Denetçi cine çalışıyorsa, denetim raporu yalanı yalanla onaylar. Kuyu gerçekten bu kadar derin.
Descartes o kuyunun dibinde yine de bir şey buldu. Cin her şeyi taklit edebilir; ama taklidin sahnelenebilmesi için bir şeyin olup bitmesi gerekir: bir düşünme gerçekleşiyor. Cogito'nun gerçek kapsamı bu kadardır ve bu kadar dar olduğu için sağlamdır. "Ben, şu geçmişe, şu bedene, şu isme sahip kişi olarak varım" demez. Sadece: şu anda bir düşünme oluyor. Bir biyografi değil, bir nokta. Ama yanılmak ile haklı olmanın çakıştığı tek nokta.
İtiraz hazır: "Topyekûn kuşku kendi bindiği dalı keser. Kuşku duymak için dil gerekir, hafıza gerekir, mantık gerekir; cin onları da bozabiliyorsa oyun baştan iptal." Güzel itiraz, ama cogito'yu ıskalar. Cogito, cinin halkalarını tek tek koparabileceği bir çıkarım zinciri değildir. Öncüllerden sonuca yürümez; yapıldığı anda kendini gösterir. Ondan kuşku duymayı denediğinizde, kuşku duyan bir düşünme çoktan sahnededir. Cin her argümanın her adımını çürütebilir. Bu bir adım değil.
Buradan bir ahlak dersi çıkmaz; bir disiplin çıkar. Disiplin şu: iki soruyu birbirinden ayırın, çünkü aynı soru değiller. "Ne kadar eminim?" bir ölçümdür, "bu neyle doğru olur?" başka bir ölçümdür. İlki içinizi ölçer, ikincisi dünyayı. İki cetveli karıştırdığınız anda, hangi sayıya bakarsanız bakın, aslında neyi ölçtüğünüzü bilmiyorsunuz demektir. Bir şey size besbelli doğru göründüğünde sorulacak soru tam da budur: bu netlik duygusunu ne üretti ve doğruluk bu üretimin neresindeydi?
İki kere iki dört, bu denetimden geçer. Mesele dördün verdiği rahatlık değil, denetimin kendisi. Cinden kurtulmanın yolu daha çok emin olmak değil; eminliği bir veri gibi okumayı öğrenmek. Kaynağı sorulacak, kalibrasyonu kontrol edilecek bir veri.
