Parmenides ve Soğuyan Çay: Değişim Bir Yanılsama mı?

Cevher fırına girer, metal çıkar. Kömür yanar, oda ısınır. Demir paslanır, süt ekşir, çay soğur. Elleriyle çalışan herkes bunu bilir; iş dediğimiz şey zaten budur: maddenin bir halden başka bir hale, ölçülebilir ve doğrulanabilir biçimde geçirilmesi. Tartıya konur, üstüne imza atılır. İki bin beş yüz yıl önce bir adam çıktı ve bütün bunların yanılsama olduğunu söyledi. Değişim yoktur dedi; hiçbir şey oluşmaz, hiçbir şey yok olmaz, hareket bile yoktur. Gözleriniz size yalan söylüyor.

Parmenides'in akıl yürütmesini en güçlü haliyle kuralım, çünkü hakkı budur. Hiçbir şey hiçlikten gelmez; buraya kadar herkes razı. Var olan, var olmayandan çıkamaz; çünkü var olmayan yoktur. Peki var olandan mı çıkar? O zaman zaten vardı; ortada yeni bir şey, yani değişim yok. Demek ki oluş imkânsızdır. Oluş imkânsızsa değişim imkânsızdır; değişim imkânsızsa, değişim gördüğünü söyleyen duyular yalancıdır. Her adım sağlam görünüyor; zinciri bir halkasından kıramayan, sonuca katlanmak zorundadır. Öğrencisi Zenon da ustasının korumalığını yaptı: meşhur paradokslarının okları doğrudan harekete nişan alır; uçan ok her anda yerinde durduğuna göre, hiç uçmamıştır.

Buna aptallık demek kolaydır ama yanlıştır. Burada tarihte ilk kez bir insan, kendi gözlerine karşı bir akıl yürütme zincirine güveniyor. Akılcı sorgulamanın kuruluş belgesi budur: mantık ile göz çelişiyorsa bağırmak yetmez, zinciri halka halka denetlersin. Ama aynı belge ilk krizin de tutanağıdır: daha yeni icat edilmiş bir alet, ilk işinde bütün dünyayı sahte ilan etmiştir.

Zinciri kıran ayrımı Aristoteles yaptı ve ayrım, bir kez görüldü mü, insanın elinin altındaki her şeyde durur. Soğuk çay "sıcak olmayan hiçlik" değildir; sıcak olma imkânını içinde taşır. Aristoteles bu ikisine kuvve ve fiil dedi: dynamis ve energeia. Çayı ısıtınca yoktan bir şey çıkmaz; çayda imkân olarak duran sıcaklık fiile geçer. Değişim, var olmayandan var olanın çıkması değildir; imkânın gerçekleşmesidir. Cevher kuvve halinde metaldir; fırın bu yüzden cevherden metal çıkarır da yanındaki kayadan çıkaramaz. Kumdan zeytinyağı sıkılmaz. Değişim keyfi değil yasalıdır; iş tam bu yüzden mümkündür ve bir bilgi türüdür: usta, demirin ne olabileceğini bilen adamdır. Bu ayrım hem mantığı kurtarır hem değişimi. Hiçbir şey hiçlikten gelmez, doğru; ama her şey, olabileceği şeye doğru gelir.

Asıl ders daha incedir. Akla, duyulara karşı güvenmek başka şeydir; akla, dünyanın yerine güvenmek başka şey. Birincisi bilimi kurdu. Suya batan çubuk kırık görünür; hesap düz olduğunu söyler; elinizi sokar, yoklarsınız. Dünyanın döndüğünü söyleyen astronomi de göze karşı akla güvendi; ama güneşin neden doğuyor göründüğünü hesapladı ve hangi gözlemin kendisini yanlışlayacağını baştan söyledi. İkincisi dogma üretir: akıl yürütme dünyayla çatıştığında dünyanın ifadesini geçersiz sayarsanız, sizi artık hiçbir sınama düzeltemez. Turnusol şudur: göze karşı çıkan iyi bir teori, görüntünün nereden kaynaklandığını açıklar ve denetime gelir; dogma görüntüyü yalnızca azarlar. Parmenides ilkini başlattı ama ikincisine kapı araladı; kapıyı kapatmak sonrakilere düştü.

Dürüst olalım: modern fizik Parmenides'e kısmi bir hayat hakkı tanıyor. Görelilik kuramında evrensel bir "şimdi" yoktur; neyin geçmiş neyin gelecek sayılacağı gözlemciye göre kayar. Bazı fizikçiler buradan şu sonucu çıkarır: dört boyutlu bütün akmaz, yalnızca vardır; geçmiş, şimdi ve gelecek blok halinde, eşit ölçüde gerçektir. Bu ciddi bir görüştür ve ağırlığı teslim edilmelidir; denklemlerde zamanın aktığını söyleyen bir terim gerçekten yoktur. Ama blok evren bile çayın soğumadığını söylemez. Blokta, çayın çizgisi boyunca bir uçta sıcak, öbür uçta soğuk durumlar vardır ve aralarındaki fark yasalıdır. Bu tez değişimin aleyhine değil, yapısı lehinedir: akış belki tartışmalı, fark kesindir. Üstelik göreliliği doğrulayan ölçümler de durum değiştiren aletlerle yapıldı. Zaman ne olursa olsun, cevherle metal arasındaki fark tartıya konabilen bir olgu olarak yerinde duruyor.

Parmenides'e son borcu da ödeyelim. Akıl dünyayla çatıştığında aklı çöpe atmadı; bunu doğru yaptı. Yanlışı, kavramları inceltmek yerine dünyayı silmekti; düzeltmeyi de yine akıl yaptı, daha keskin bir ayrımla. Her iş günü onu aynı anda hem çürütür hem onurlandırır: çürütür, çünkü madde gözümüzün önünde başka bir şey olur; onurlandırır, çünkü bu oluşu ancak onunki kadar sert kavramlarla anlayabiliyoruz. Dünyanın değişkenliği, tartışarak ortadan kaldırılacak bir yanılsama değildir; düşüncenin yetişmek zorunda olduğu şeyin ta kendisidir. Çay soğur, demir paslanır, cevher metale döner. Teorimiz olsa da olmasa da döner. Düşüncenin işi bunu inkâr etmek değil, buna yetişmektir.