Satmadığımız Şeyin Fiyatı
Deney basit. 1990'da üç araştırmacı, Kahneman, Knetsch ve Thaler, bir sınıfın yarısına kupa dağıttı. Rastgele. Sonra alışveriş serbest bırakıldı. Kupası olanlara kaça satarsın diye soruldu, olmayanlara kaça alırsın diye. Satmak isteyenin istediği fiyat, almak isteyenin verdiğinin yaklaşık iki katıydı.
Kupalar aynıydı. Sahiplik birkaç dakika önce, kura ile kurulmuştu. Bir yıl önce Knetsch benzer bir deneyde insanlara ya kupa ya çikolata vermiş, sonra değiş tokuş teklif etmişti. Çoğu kişi elindekini tutmayı seçti. Hangisi verildiyse o daha iyi göründü.
İktisat buna hata der. Haklı bir sebebi var. Bir malın değeri, o an kimin elinde olduğuna göre değişmemeli; takas serbestse mal, en çok değer vereninde toplanmalı. Sahiplik etkisi bu beklentiyi bozar. Samuelson ile Zeckhauser'in 1988'de tarif ettiği statüko yanlılığı da aynı kökten gelir: insan, bulunduğu yerde kalmayı, daha iyisi varken bile seçer.
Ben başka bir yerden bakmak istiyorum. Alıcı ile satıcı aynı nesneye bakmıyor.
Alıcı bir nesne fiyatlar. Eline geçince ne yapacağını kabaca bilir. Satıcı bir nesne ile bir tasarıyı birden fiyatlar. Elindeki şeyle kurduğu bir plan vardır; satmak o planı iptal etmektir. Nesne yer değiştirir, plan ölür. İki taraf farklı şeyleri tarttığı için farklı rakam söyler.
Bu, tarımda görünür hâle gelir. Genç bir zeytin ağacı dikildiği yıl ürün vermez. Birkaç yıl bakılır, budanır, beklenir. İlk ciddi hasat için yıllar geçer. Tam verime gelmesi daha da uzun sürer. Ağacı satan adam odun satmıyor; harcanmış yılları ve gelecek yılları birden elden çıkarıyor. Alıcı ise yalnız ağacı görür. İkisi de dürüst olabilir ve yine de aynı sayıda anlaşamazlar.
Bir şeyi elimizde tutmayı öğüt olarak bırakmak isteyenlere şunu söylemek gerekir. Sahiplik duygusunu bir karar sanıyorlar. Değil. Kupa deneyinin en sarsıcı tarafı, bağın kaç dakikada kurulduğudur. Kimse razı olmadı, kimse niyet etmedi. Temas yetti. İnsan "bu benim değil" diye düşünmeye karar verebilir; ama zihnin sıfır noktası, düşünceyle değil temasla kurulur. Terbiye burada geç kalır.
Dahası var. Bağlanmayı söküp atan el, bakmayı da bırakır. Kimse hiçbir şey hissetmediği ağacı budamaz. Bakmak zahmettir ve zahmet, karşılığını yıllar sonra verir; o aralığı taşıyan şey hesap değil, bağdır. Sahiplik etkisi diye ölçülen şeyin bir kısmı, gerçekte, bakmayı mümkün kılan şeyin ta kendisidir.
İtirazı da yerine koyalım, çünkü ciddidir. John List, saha deneylerinde tecrübeli koleksiyon tüccarlarını sınadı. Piyasada uzun süre alışveriş yapmış insanlarda sahiplik etkisi büyük ölçüde kayboluyordu. Yani bu, insan doğasının değişmez bir yasası değil. Öğrenilerek aşılabiliyor. Statüko yanlılığının karanlık tarafı da ortada: insanlar kötü bir işte, kötü bir düzende, yalnızca orada oldukları için kalır.
Doğru ders, tecrübenin duyguyu yok etmesi değildir. Tecrübe, acemilerin karıştırdığı iki şeyi ayırır. Elindeki kartı gözü kapalı takas eden tüccar, o kartın bir tasarı değil bir stok olduğunu öğrenmiştir. Bu iyi bir öğrenmedir ve tehlikeli bir öğrenmedir. Her şeyi stok sayan adam iyi alışveriş yapar. Hiçbir şeye bakmaz.
Öyleyse ayrım şuraya konmalı. Elimizdeki her şeyi tasarı sayarsak hiçbir şeyi satamaz, gereksiz yere direniriz. Her şeyi stok sayarsak iyi satar, hiçbir şeyi büyütemeyiz. Ölçüyü nesne vermez. Ölçüyü, o nesneyle ne yapmayı düşündüğümüz verir.
Bir şeyin fiyatı, satıldığında ortaya çıkan rakamdır. Satmadığımız şeyler ise fiyatlarını söylemezler. Onlar başka bir şeyi söyler: zamanımızı nereye harcamaya niyetli olduğumuzu. Bu yüzden insanın elindekileri saymadan önce, neyi satmayacağını bilmesi gerekir. Listesi kısa olan kişi zengindir. Listesi boş olan kişi yalnızca hafiftir.
