Şüphenin Dibindeki Kaya: Cogito

Felsefenin en ünlü cümlesi bir zafer anında değil, bir enkazın dibinde söylendi. Descartes 1641'de, Meditasyonlar'da, elindeki her şeyi sırayla masadan kaldırır. Önce duyular gider: bizi bir kez aldatan tanığa bir daha tam güvenilmez. Sonra dünya gider: şu anda rüyada olmadığımızı kesin olarak gösterecek bir işaret yoktur. En sonunda matematik bile gider: kudretli ve hilekâr bir cin, her toplama işleminde araya giriyor olabilir. Kuşku bundan ileri götürülemez. Ve tam dipte kazma bir kayaya çarpar: bütün bunlardan kuşku duyan biri var. Kuşku duymak düşünmektir; düşünme oluyorsa, düşünen de vardır. Düşünüyorum, öyleyse varım.

Cümlenin kendi tarihi sadedir. Fransızca hali, "je pense, donc je suis", 1637'de Yöntem Üzerine Konuşma'da çıktı. Meditasyonlar 1641'de aynı kayaya formül kullanmadan, kuşkunun içinden vardı. Latince "cogito ergo sum" ise 1644'te Felsefenin İlkeleri'nde yazıldı. Cümle yıllar içinde dil değiştirdi; gücünü hiç değiştirmedi.

O güç nereden geliyor? Cogito'yu çoğu kişi bir akıl yürütme sanır: öncül, öncül, sonuç. Öyle olsaydı cin onu da bozardı; çıkarımın halkaları koparılabilir. Cogito bir zincir değil, bir edimdir. Cümle, düşünüldüğü anda kendini doğrular; ondan kuşku duymayı denediğinizde onu bir kez daha gerçekleştirmiş olursunuz. Yanlışlamaya kalkan her hamle, kanıtın yeni bir örneğini üretir. Cinin eli bu yüzden ona uzanamaz: sahtesini oynatmak için bile sahnede bir düşünmenin olup bitmesi gerekir.

Şimdi disiplin kısmı, çünkü cümlenin şöhreti kapsamından büyüktür. Cogito bir ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamaz. Adınızı, anılarınızı, bedeninizi, dününüzü geri vermez. Onayladığı tek şey şudur: şu anda bir düşünme gerçekleşiyor. Bir biyografi değil, bir kıvılcım. Descartes dünyayı geri almak için Tanrı'nın aldatmazlığına ve epeyce ek makineye ihtiyaç duydu; eleştirmenlerin yüklendiği yer de kayanın kendisi değil, üstüne kurulmaya çalışılan o binadır.

Kayaya yönelen en namuslu itiraz on sekizinci yüzyıldan, Lichtenberg'den gelir. Defterlerine şunu yazmıştı: "Düşünüyorum" dememeli, "düşünüyor" demeli; tıpkı "yağmur yağıyor" dediğimiz gibi. Yağan biri yoktur ortada; bir olay vardır. Deneyin gösterdiği de yalnızca şudur: bir düşünme oluyor. O düşünmenin bir sahibi olduğunu, hele dünden bugüne süren, "ben" demeye hakkı olan bir sahibi olduğunu deney göstermez; "düşünüyorum" diyen, olayın içine bir beni el çabukluğuyla sokuşturur. Bu itiraz ciddiye alınmayı hak eder, çünkü doğru yere basar: Descartes'ın kendi koyduğu ölçüye. Yalnız şuna dikkat edin: Lichtenberg neyi almıyor? Olup biteni değil. En sıkı haliyle bile elimizde şu kalır: bir düşünme, kuşku götürmez biçimde gerçekleşiyor. Kaya küçülür; yok olmaz. Tartışma kayanın biçimi üzerinedir, varlığı üzerine değil.

Asıl mesele de zaten kayanın büyüklüğü değildir. Burada bir ayrım gerekiyor: temel başka şeydir, kale başka. Kale içinde yaşanacak yerdir; geniş olması gerekir. Temel ise bir noktadır; işi barındırmak değil, taşımaktır. Cogito'dan hayal kırıklığıyla dönenler ondan kale beklemiş olanlardır: bu kadarcık mı? Evet, bu kadarcık. Ama değeri ne kadar yer tuttuğunda değil, tutuyor olmasındadır. "Hiçbir şey kesin değildir" cümlesi genel bir iddiadır ve genel iddiaları tek bir karşı örnek devirir. Bir tane kesinlik, kesinliğin mümkün olduğunu kanıtlar; soru o andan itibaren değişir: var mı değil, başka nerede var. Her şeyin reddedilebileceğini, dibe inildiğinde elde hiçbir şey kalmayacağını söyleyen çıkarsa, artık ona gösterilecek bir şey var.

Düşünce deneyi dediğimiz yöntem, mantığın içine kurulmuş bir laboratuvardır; kavramlarla çalışır, tutarlılıkla ölçer. Descartes'ın cini bu laboratuvarın en acımasız düzeneğiydi: bütün aletlerin sabote edildiği, bütün ölçümlerin şüpheli sayıldığı en kötü durum deneyi. Ve o deneyden bir sonuç çıktı; üstelik olumlu bir sonuç, belki de yöntemin ilk sarsılmaz sonucu: her şey bozulsa bile deneyi yapan ayakta kalır. Kül savrulur, dipte bir kor durur. Bu kora üflemek onu söndürmez, parlatır; çünkü söndürmeye giden nefes, onu besleyen nefesin ta kendisidir.

O kor kimsenin mülkü değil. Size bir ad, bir geçmiş, bir yarın vaat etmez; ama bu satırı okurken sizde de yanıyor ve şüphenin sonuna dürüstçe giden herkes onu kendi eliyle bulur. Az şey, evet. Fakat hiç değil. Ve hiç ile az arasındaki fark, dünyadaki en büyük farktır.