Çevrilemeyen Kelimeler Neyi Kanıtlar?

Çevirmenin günü çevrilemeyen kelimelerle başlar. "Gurbet" için İngilizcede tek kelime yoktur: "abroad" yalnızca yurtdışını söyler, "homesickness" yalnızca özlemi; evden uzakta olma halini, içindeki sızıyla birlikte tek nefeste veren bir karşılık bulunmaz. Portekizcenin "saudade"si de öyledir: kaybedilmiş, uzak, belki hiç yaşanmamış bir şeye duyulan hasret; sözlükler onu tarif eder, karşılayamaz. Almanca "Schadenfreude" ise dersi tersinden verir: Başkasının talihsizliğine duyulan o utanılası sevinç için İngilizce kelime icat etmek yerine kelimenin kendisini ödünç almıştır.

Ama asıl haber bu değil. Asıl haber şu: bu kelimelerin hepsi her gün çevriliyor. Tek kelimeyle değil; cümleyle, dolambaçla, gerekirse dipnotla. Yol uzuyor, hece sayısı artıyor, ama varılıyor. Çevrilemezlik dediğimiz şey hiçbir zaman karşımıza duvar olarak çıkmıyor; hep bir viraj olarak çıkıyor.

Bu küçük gündelik olgu büyük bir ayrımı görünür kılar: bir dilin söyleyemediği ile o dili konuşanların düşünemediği aynı şey değildir. Çevrilemezlik sözlükler hakkında bir olgudur, zihinler hakkında değil. Evinden uzakta yıllar geçirmiş bir İngiliz, "gurbet" kelimesini öğrenmeden önce gurbeti bilir; kelime duyguyu yaratmaz, adlandırır. Adlandırmak az iş değildir: adı olan şey çağrılır, paylaşılır, üstüne konuşulur. Ama adın yokluğu, şeyin yokluğu değildir.

İtirazın en güçlü hali Wittgenstein'dadır. Tractatus'un 5.6 numaralı önermesi: "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır." Cümleyi hakkıyla okuyalım; kasıt kelime dağarcığı değildir. İddia şudur: hiçbir cümleye dökülemeyen şey, dünyamda da yer tutamaz. Sapir-Whorf hipotezi bu sezgiyi laboratuvara taşıdı: dil düşünceyi belirler mi? Güçlü biçim sınavı geçemedi; ayakta kalan, zayıf biçimdir. Rusça açık mavi (goluboy) ile koyu mavi (siniy) için ayrı kelimeler kullanır; deneylerde Rusça konuşanlar bu sınırı kesen mavi tonlarını İngilizce konuşanlardan bir parça daha hızlı ayırt etti. Fark milisaniyelerle ölçülür ve katılımcılar aynı anda sözel bir görevle meşgul edildiğinde kaybolur. Avustralya'daki Guugu Yimithirr dili "sağ, sol" yerine yönleri kullanır: kuzey, güney, doğu, batı; konuşanları yön bulmakta şaşırtıcı ölçüde ustadır. Demek ki dil dikkati eğer, alışkanlık kurar, bazı ayrımları ucuzlatır. Ama duvar örmez. İngiliz o iki maviyi görmüyor değildir; dili ona o sınırda her gün antrenman yaptırmamıştır, hepsi bu.

Kelimesiz düşünce de vardır. Çalı kargaları yarın sabah aç kalacaklarını hesaba katıp yiyeceği bugünden ona göre saklar; İsveç'te bir hayvanat bahçesi şempanzesinin sabahları sakin sakin taş biriktirip öğlen ziyaretçilere fırlattığı kayda geçti. Plan, kelimesiz de kurulabiliyor. Dille gelen şey düşünmenin kendisi değil, orada olmayandan söz açabilmektir: "yarın" diyebilmek, ölmüş olanı, hiç olmamışı konuşmanın ortasına taşıyabilmek. Yokluğu paylaşılır kılan, dildir.

Burada biri çıkıp her şeyi dağıtabilir. Davidson, gerçekten çevrilemez bir kavram düzeni fikrinin tutarsız olduğunu savundu: bir şeyi düşünce olarak tanıyabiliyorsak, onu ilkece çevirebiliriz de. Çevrilemeyen kelimelerin bütün romantizmi burada söner gibidir. Oysa dikkat: bu itiraz çevirmenin elini zayıflatmaz, güçlendirir. Bir anlamı anlam olarak tanıdığımız her yerde ona giden bir cümle yolu da vardır; bugün değilse yarın, kelimeyle değilse dolambaçla. Dolambaç çevirinin başarısızlığı değildir; dolambaç, çevirinin ta kendisidir. Çevirmen bunu kuramdan önce mesaiden bilir: "saudade" Türkçeye tek kelimeyle geçmez ama her seferinde geçer.

Her çevrilmiş cümle küçük bir kanıttır: düşünce tek bir dilin içine sığmaz ve hiçbir dil gerçekliğin tapusunu elinde tutmaz. Dünya Türkçe konuşmaz; Almanca da, Portekizce de konuşmaz. Ama hepsinde söylenmeye izin verir, her seferinde biraz başka bir açıdan. Sözlüğünüzün bittiği yerde dünyanız bitmez. "Kelimem tükendi" ile "düşüncem tükendi" aynı cümle değildir; ilki yalnızca bir viraj levhasıdır. Virajı dönün: yol devam ediyor.